Çölün ortasında, rüzgârın yüzyıllardır aşındıramadığı bir hafıza yükselir. Bu hafızanın adı ise Petra’dır. Bir zamanlar baharat kokulu kervanların geçtiği, altın ve ipeğin el değiştirdiği, yıldızların göğe çivilenmiş tanrılar gibi izlendiği bir şehirdir Petra. Bugün ise taşın içine sinmiş bir medeniyetin yankısı olarak ziyaretçilerini selamlamaya devam ediyor. Petra yalnızca bir antik kent değildir. O, insanın doğaya meydan okuma cesaretinin, inancını taşa kazıma iradesinin ve zamanı aşma arzusunun adıdır.

Petra’nın hikâyesi M.Ö. 6. yüzyılda başlar. Onu kuranlar, Arabistan’dan kuzeye göç eden, çöl yollarının hâkimi yarı göçebe tüccarlar olarak bilinen Nebatiler idi.

Nebatiler, baharat, tütsü, ipek ve altın ticaretiyle zenginleştiler. Ancak asıl dehaları ticarette değil, su mühendisliğindeydi. Kayaları oyarak kanallar, sarnıçlar ve barajlar yaptılar. Çölün ortasında bir vaha yarattılar. Onlar için şehir, yalnızca bir ticaret merkezi değil, gökyüzüyle konuşan kutsal bir mekândı.

Petra’ya girerken önce dar bir kanyon karşılar sizi ve buraya Arapça Siq deniyor. Yaklaşık 1,2 kilometrelik bu doğal geçit, insanı adım adım başka bir zamana taşır. Duvarlarda tanrılara adanmış kabartmalar, kayaya oyulmuş nişler ve izler bulunmaktadır. Bu kanyonun sonunda karşınıza birden, El Hazine çıkar. Burası bir medeniyetin sahnesi gibidir. Oldukça etkileyici bir karşılama sunar.

El Hazine; Yaklaşık 40 metre yüksekliğinde, kızıl kumtaşına oyulmuş görkemli bir cephedir.
Halk arasında “Hazine” diye anılmıştır; çünkü bir zamanlar burada firavunun altınlarının saklı olduğuna inanılırdı. Oysa muhtemelen bir kraliyet mezarı ya da tapınaktı.

Helenistik sütunlar, alınlıklar ve figürler ile süslü olan, çölün ortasındaki bu Yunan Estetiği Doğu ile Batının taşta buluşma hali gibidir. Petra’nın kaya mezarları, Roma döneminde eklenen amfi tiyatrosu ve dağ zirvelerindeki sunakları, bu şehrin kültürel bir kesişim noktası olduğunu aleni bir şekilde gözler önüne serer.

Nebatîlerin dini, doğayla iç içeydi. Her dağ, her yıldız, her su kaynağı ilahi bir yansıma sayılırdı.

Baş tanrıları Dushara  “Dağın Efendisi” soyut bir taş blokla temsil edilirdi. Yüzü yoktu, biçimi yoktu. Çünkü tanrı, şekle sığdırılamazdı. Onun yanında gökyüzünün yıldızı, bereketin ve gücün simgesi olan El Uzza vardı. Gökyüzü (Dushara), toprak (El Uzza) ve su bir kozmik denge oluşturuyordu. Petra’daki tapınaklar çoğu zaman açık havadaydı. Çünkü onların inancında gökyüzü zaten en büyük kubbeydi.

Nebatîler ölümden korkmazdı. Onlara göre ruh, yıldızlara geri dönerdi. Bu yüzden mezarlar hep yukarıya doğru oyuldu. Her kaya mezarı, göğe açılan bir kapıydı. Bazı araştırmacılara göre, yapıların konumu bile tesadüf değildi. El Hazine gün doğumuna, manastır olarak bilinen Ad Deir batmakta olan güneşe hizalanmıştı. Dolayısıyla Petra sadece bir şehir değil, bir astronomi haritası ve gökyüzüyle konuşan bir şehir idi.

Roma İmparatorluğu M.S. 106’da bölgeyi ele geçirdiğinde ticaret yolları değişti. Depremler su sistemini harap etti. Petra yavaş yavaş sustu ve yok olmanın eşiğine geldi.

7. Yüzyılda İslam’ın yükselişiyle birlikte kutsal merkez daha güneyde yeni bir kimlik kazandı. Böylece Nebatilerin çok tanrılı dünyası tarihe karıştı. Taşa oyulmuş tanrılar, tek tanrılı inanç karşısında sessizliğe gömüldü. Ama hiçbir medeniyet tamamen kaybolmaz.
Dil yaşar. Ritüel yaşar. Hafıza yaşar. Böylece Nebati yazısı Arap alfabesine evrildi.
Kutsal taş kültü, başka anlam katmanlarında varlığını sürdürdü.
İsimler değişti fakat arayış değişmedi.

Sonunda Petra yüzyıllarca unutuldu. Sadece Bedevi kabileleri taşların arasında yaşamaya devam etti. Onlara göre orada cinler vardı. Taşlar geceleri fısıldardı. Ama bir gün birisi Petra’nın hikayesinin peşinden gitmeye karar verdi.

1812 yılında İsviçreli gezgin Johann Ludwig Burckhardt Arap kılığına girerek Siq vadisinden geçti ve El Hazineyi buldu ve yeniden dünyaya gösterdi. Ve o gün şunu yazdı; “Zamanın kalbi burada durmuş gibiydi” O günden sonra, Petra bir kez daha doğdu.

Bugün Petra, Ürdün’ün ulusal simgesidir. 1985’te UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alındı. 2007’de “Dünyanın Yeni 7 Harikasından Biri” seçildi.

Ama taşlar yorgun, erozyon, iklim değişikliği ve aşırı turizm yüzeyleri aşındırıyor durmadan. Petra artık sadece bir açık hava müzesi değil, korunması gereken bir insanlık hafızasıdır.

Taşın Hafızası olan Petra; Güneş battığında kızıl bir hatıraya dönüşür. O an anlarsınız işte, Zenginlik geçer. İktidar söner. İnanç biçim değiştirir. Ama insanın anlam arayışı hiç bitmez.

Ve biz, o taşların önünde durduğumuzda, aslında kendi geçiciliğimizle yüzleşiriz. Petra işte bu yüzden sadece kayıp bir şehir değil, medeniyetin aynasıdır.